Sessiz ve soğuk her zamanki gibi...
Son bir kez daha bakıyorum sana...Arkama dönüyorum, bakamıyorum ya da bakmak istemiyorum... Duvarlar yükseliyor gözlerimin önünde,sessiz ve büyük soluk beyaz duvarlar. Adını haykırıyorum çıldırmışçasına, karşılık alamayınca daha çok bağırmaya başlıyorum. Hayır, bu bir kabus olmalı diyorum ve bir kez daha kendimi çaresiz ve yalnız hissediyorum fakat içimi ısıtan bir sıcaklık hissediyorum, o senin sıcaklığın. Hıçkırıklara boğuluyorum, ufak bir çocuğun timsah gözyaşları gibi ama gerçek bir acıyla hıçkırıyorum. Adın gırtlağımda düğümleniyor, söyleyemiyorum adını. Sana yalnızlığımı haykırmak istiyorum ama beni duymuyorsun ya da duyamıyorsun. Uzun zaman geçiyor üstünden ve ben kendimi hareketsizce yatarken gözünden akan iki damla gözyaşının sanki tatlı bir yaz yağmuruymuşçasına toprak kokusunu üstüme daha da sindirirken buluyorum.
Donuk yüzün, yağmurdan ıslanmış saçların hiç gitmiyor gözlerimin önünden. Uzaktan gördüğüm beni sorguluyorum her defasında, inanmak istemiyorum ya da inanamıyorum. Bana söylediğin şu cümleyi aklımdan çıkaramıyorum senin o donuk yüzünü hatırladıkça “ Serin bir sonbahar günü düşen selvi yaprakları üzerinde ölümü tatmak hoş olsa gerek”. Benden her dakika daha da uzaklaşıyorsun ama ben her dakika yakınlığını arıyorum, saçını, tenini okşamak istiyorum ama nafile. Her elimi uzatışımda sana bir o kadar yakın ama sonsuzluk kadar uzakta olduğumu hissetmek bana en büyük acıyı veriyor. Hayatın bana attığı en büyük çalımda yanımda duran sen ve içten içe haykıran donmuş, korkak yüzün. Beraber karar aldığımız bu son yolculukta beni yalnız bırakmak ne sana ne de bana yaradı... Sen sevdiklerinin arasında acıdan çürümüş benliğinle, bense toprağın koynunda her dakika acıyı tadan cansızlığımla, söyle hadi doğru yol neredeydi de biz göremeden acının koynuna kürek mahkumu olduk...